“Batıl / yanlış şeyleri söyleyerek insanlara nasihat eden, konuşan şeytandır. Hakkı söylemekten sakınan ise dilsiz şeytandır.” (kelâm-ı kibar)

16 Temmuz 2017 Pazar

Düşürüldüğümüz H a l l e r / Kazım Memiç


            


         Siyasetçinin biri, 1970'li yıllarda  bir  "Senato Ara Seçimi" akşamı Amasya Şehir Kulübünde, "ÇELİK - ÇOMAK OYNADIK YİNE ÜTTÜK (!)" demişti. O ilk değildi; son da olmadı ; "ütülme" hep olageldi.  Üten bir zümre, ütülen de hep halk oldu.
         
          1923'te Cumhuriyet kurulmuş, devrimlerle ülkemiz canlanmış, halkımız kişilik kazanarak "YURTTAŞ " olmuştu. İnsanımız yaşadığının bilincine varmaya başlamıştı. Eğitildikçe ülkeyi ve dünyayı tanır olmuştu. Atatürk, tüm Türk'lerin olduğu kadar, sömürülen ülkelerin de ATASI olmuştu. Uyanan bir halk vardı.

           Atatürk, "Benim naçiz vücudum, elbet bir gün toprak olacaktır; fakat TÜRKİYE CUMHURİYETİ İLELEBET YAŞAYACAKTIR", diyerek umudunu ve gerçeğini belirtirken, Büyük Nutku'nun sonunda Türk Gençliğine seslenerek "Memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalalet, hatta hıyanet içinde bulunabilirler" diyerek de her an uyanık ve tetik olunmasını istemişti. Bunun için de "Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur " söylemiyle Türk Tarihinin görkemini işaret etmişti.
            Amasya Genelgesi'ndeki "Milleti, milletin AZİM VE KARARI kurtaracaktır" ifadesi kurulacak Cumhuriyetin DEMOKRASİ ile taçlandırılacağının işaretidir. Bu sonuca ancak ÇOK PARTİLİ bir sistemle ulaşılır. Öyle de oldu.
           1950'de yapılan seçimde  YETER SÖZ MİLLETİN(!) diyenler İKTİDAR oldular. Önce güllük - gülistanlık başlanan bir anlayış vardı. Halk demokrasinin astarsız yüzünü görebilmişti. Mutluydu. Ancak çok geçmeden, başlangıçta belirttiğim anlayış egemen olmaya başladı. Seçilenler, kendilerini ulaşılmaz sanrısıyla halktan uzaklaştılar ve kendi taraftarlarına devleti çiftlik yaparak halkı ikiye böldüler. 1958'lere gelindiğinde köylerde bile halk camileri de ortadan ayıracak kadar kinleştirildi. Bunu yapanlar siyasilerdi ve halkın cehaletinden yararlanmak için de çağdaş eğitimin önünü kesmiş, KÖY ENSTİTÜLERİ kapatılarak uyanma durağanlığa yönlendirilmişti.

          1950'lerde başlatılan "Karşı Devrim"  İmam-Hatip liselerinin her iktidar döneminde sayıca arttırılarak ARKA BAHÇE olarak beslenip sulanır oldu. Günümüze gelinceye kadar badirelerle karşılaştık. Askeri darbelerin yıkımı ülkenin kalkınmasının hep önünü kesti. İnançla daha ahlaklı kuşaklar yetiştirileceği savı ters teperek günümüzün yöneticilerinin tek yanlı olmasını sağladı ve yöneticiler, gençleri işaret ederek "DİNİNİZE ve KİNİNİZE SAHİP OLUN" denme aymazlığını sergilediler.

          Özellikle son 15 yılda devlet çarkı iki siyasi güç arasında PARALEL BÖLÜŞÜMLERE sahne oldu. İktidar kanadı diğer tabanın gücünü büyüttü. Gün geldi iktidar paylaşımı zorlanınca, ne zorunuz var " NE İSTEDİNİZ DE VERMEDİK (!) " diye paylaşımın boyutunu açık etmek zorunda kaldılar. 
          "Beraber yürüdük biz bu yollarda" şarkıları artık çatallaştı. Ayrıldı yollar. Oysa, 
gidilen  hedefte AMAÇ AYNI idi. Çıkar ilişkisi ulusumuzu derin bir uçurumda ayılttı. Ordumuza kurulan KUMPASLAR afişe edildi. Ancak yaralanan orduyu canlandırmak o kadar kolay değildir. Ordunun hiyerarşik yapısı darmadağın edilerek siyasilerin  elinde ufalanır oldu. Hala da öyle sürüp gidiyor. 
           İktidarın elleriyle besleyip büyüttükleri canavar, dişlerini ortaklarına gösterince 
(15Temmuz 2016) ülkemiz dengesini tamamen kaybetti. Yüz binler sorgulandı, işlerinden atıldı. Suçlu- suçsuz belirsiz. Halkımızın , "At izi, it izine karıştı" ifadesi durumumuza kalıp oldu. Bir derin uçurumdan çıkmak için AKIL YOLU arıyor muyuz, bunu da kestirebilmiş değiliz. Zira hala halkı kamplara ayıranlar kendilerini ulaşılmaz sanmaktalar. 
            Ulusal bütünlüğünü kaybeden toplumlar, önce iç güvenirliği kuşkuya düşürür, sonra da parçalanmaktan kurtulamazlar. Ortak vatanda, GÜVENDE OLAN, GÜVENİLİR YURTTAŞLIK egemenliğin yapıtaşıdır. İnsanlarını ayrıştıranlar, toplumunun değil, başkalarının taşeronu olur. 
         
           Bu topluma 15 Temmuz acısını yaşatanların hazırlayıcılarını, uygulayanlarını lanetlerken, bu günün En büyük kurtuluş günü olmadığını da  birilerine hatırlatmak zorundayız.  Hangi zaferi kazandık ki!  Gafletin sonunda yapılan bir ayaklanmadır bertaraf edilen. Bunu Çanakkale ile, Kurtuluş Savaşı ile eşlemek de  aymazlıktır. Bu, göz yumarak şişirilen İMAMLARIN ORDUSUNUN  CANAVARLIĞINI,  CUMHURİYET ORDUSUNUN  SUSTURMASI OLAYIDIR. Zira, Cumhuriyet Ordusu, Türk Ulusu'nun kurduğu ANONİM BİR GÜÇTÜR. Ordumuzun gücü tamamen yok edilmiş olsaydı ülkemiz şimdi ne halde olurdu hiş düşünebiliyor musunuz?

            Seslenmek isteriz. Erki ellerinde tutanlar, biraz da AKLI ÖNE ALINIZ.  Kendi bildikleriniz doğru olsaydı, Türkiye 'de mutluluk çiçekleri açardı. Ulusun ortak değerleri sizin düşüncenize ters de olabilir. Bunu bilimin sezisi ile ölçebilen danışmanlar edinin kendinize. Ulusal Bayramları acilen onurlu yerine getiriniz. Eğitimi çağdaş çizgisine getirerek dünya ile yarışır duruma getiriniz. ERKLER AYRILIĞININ BAĞIMSIZLIĞI demokrasinin vazgeçilmezidir. Ellerinizi çekerek YASAL SINIRLARDAKİ GÖREVİNİZLE topluma hizmetkar olunuz. Hiç biriniz HALKTAN BÜYÜK DEĞİLSİNİZ.
            İNANÇLIYSANIZ EĞER, "YARATILANI SEVİN YATANDAN ÖTÜRÜ."
            Danışın ve yolunuz bilim yolu olsun. "Çelik-çomak oynadık yine üttük" demeyin.
            Gün olur bu halk sizi de sigaya çeker, Yunus'un dediği gibi :
        
          "MİSKİN YUNUS EĞRİ - BÜĞRÜ SÖYLEME 
            SENİ DE SİGAYA ÇEKEN BİR MOLLA KASIM GELÜR"   (15.7.2017)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder